Sizin hayalleriniz..,Bizim işimiz. Pardus... Özgürlük İçin...
Hosgeldiniz! e-posta: shabidyn@yahoo.com
Milliyet Yorumlar Hürriyet Yorumlar Site Hakkında

SON MAKALELER

(03-Mayıs-2007)Shabidyn

(1881 - . . . )


29-Nisan-2007, halkın cumhuriyetine sahip çıkma istencinin doruk yaptığı gün oldu. Böyle bir günde boş durmak olmazdı, klasik miting dörtlüsünü : tenteli şapkam, güneş gözlüğüm, su ve acıbadem kurabiyesini ayarlayıp Mecidiyeköy’e yola koyuldum. Boğaz köprüsü biraz yoğundu ama akıcıydı. Mecidiyeköy’e vardığımda sadece bir otelin otoparkında yer vardı saat 13:00’e yaklaşıyordu. Arabayı bırakıp caddeye çıktım. Yolun iki şeridi bir insan seli olmuş ellerinde bayraklarla Çağlayan’a akıyordu, onlara katıldım. Meydan girişinde polis kontrolünden geçtik ama meydan dolmuştu, ilerlemek çok zordu artık.

Küçük adımlarla bulduğum boşluklardan ilerleyerek ses sisteminin kurulduğu platforma doğru yönlendim. Bir saat sonra yapılan konuşmaları daha iyi duymaya başladım. Ses sistemi biraz kısıtlıydı, böyle organizasyonlarda telsiz haberleşmeli otonom kolonlar kullanarak 200m arayla sesi yaymak iyi bir yöntem olabilir. Platformun yanında büyük bir sinevizyon vardı. Meydanın genel görüntüsü ve besleyen yollardaki mahşeri kalabalık zaman zaman ekrana yansıyordu. Polis kayıtlarına göre Çağlayan meydanı lebaleb dolduğunda 500bin demekmiş, yollarda da bir o kadar katılım olduğu açık olduğuna göre demek en az 1milyon kişi buraya yürümüştü !

Şimdiye kadar hiçbir şey 1 milyondan fazla insanı bir amaç uğruna bir araya getirmedi Türkiye’de. Partiler üstü bir toplantıydı. Başta Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Atatürkçü Düşünce Derneği olmak üzere beşyüzden fazla sivil toplum kuruluşu (STK) bu mitinge destek verdi. Organizasyona daha çok kadın eli değmişti, konuşmacıların çoğu kadındı. Temel mesaj çok açıktı “Türkiye laiktir laik kalacak!” .

Cumhuriyet sevdalısı Atatürkçü devasa topluluk bence Türkiye’nin gerçek sesiydi. Bindirilmiş kıtalar değildiler çoğu benim gibi kendi imkanlarıyla gelmişti. Rahatsızlığın temel kaynağı özellikle son 15 yıldır Cumhuriyet’in en önemli temellerinden biri olan Laiklik’in demokrasi ve AB kılıfı kullanılarak aşındırılmasıdır. Cumhuriyet kurumlarını yozlaştırmaya çalışanlar vardır. Her 23-Nisan haftasında nedense alternatif “Kutlu Doğum Haftası” etkinlikleri düzenleniyor. Özellikle küçücük kız çocuklarına tesettür kıyafetleri giydirilip ilahiler okutuluyor. Bunlar için üstelik devletin imkanları kullanılabiliyor. Geçen hafta Urfa’daki böyle bir etkinlik için TSK uyarı yapınca araştırma başlatıldı Milli Eğitim bakanlığı topu Diyanet’e attı, Diyanet bizimle ilgisi yok dedi sonunda Hizbullah kökenli bir dernek çıktı arkasından !

Bunların hepsinin sebebi net bir şekilde “Dinci Siyaset” tir! Din, genelde insan ile Allah arasındaki belli ibadet ritüellerine dayanan gönül ilişkisidir, bir inanç meselesidir. Saf ve iyilikçi duygulara dayanır. Toplum düzenine de katkısı vardır umutsuzluk zamanlarında insanın sığınacağı manevi ortamı yaratır. Dinci ise dini siyasete alet eden kişidir. Bahsedilen gönül ilişkisi onun işine gelmez. İnsan ile Allah arasına bir takım olayları bahane ederek girmeye çalışır ve dindar kişinin çıkarlarını korumayı vaad edip (böyle bir talep olmadığı halde!) onun kaynaklarını sömürerek bundan nemalanmaya çalışır.

Bu bahanelerden en tipik örnek “Türban” dır. Hatırlanırsa AKP iktidara gelmeden önce her Allahın günü İstanbul Üniversite’sinde Türban takan kız öğrenciler, bayanlar gösteri yaparlardı. Üniversitede türbanın serbest olması ve bunun kişisel bir özgürlük hakkı olduğunu savunurlardı. AKP halkın böyle bir talebi olduğunu vurgulayarak iktidara geldi ve sonra her nedense türban gösterileri bitti !? Dincilerin dert edindiği bu türban meselesi çözüldü de bizim mi haberimiz olmadı? Madem halkın böyle bir talebi vardı nasıl beş senedir eylem yapmadan durabiliyor bu halk? Çok açıktır ki “Türban” bir dinci siyaset meselesidir. Biri butona basıp eylemler başlıyorsa biri butona basıp eylemler duruyorsa bunun siyasi bir hareket olduğu çok bellidir. Üstelik Türban’ın üniversitelerde serbest bırakılmasının ciddi devlet anlayışıyla bağdaşır bir yanı da yoktur. Öncelikle Üniversiteler bilim ve araştırma yuvası olmak zorundadır. Siyasetle uğraşmak isteyenler istediği partiye yazılıp onun gençlik kollarında çalışabilirler. Konuyu daha kolay anlamak için dinsellikten çok uzak basit bir beyin fırtınası yapalım. Örneğin 100 kişilik bir grup üniversite öğrencisi olsun. Bunlar desinler ki biz hepimiz “huni” takmak istiyoruz bu bizim kişisel özgürlüğümüzdür. Öte yandan bunları yakından takip eden AHP (Adalet ve Huni Partisi) olsun. Tabii aslanlarım sizi destekliyorum arkanızdayım, özgürlüğünüz için eylem yapmalısınız desin. Üstelik bu huni takanlar bunu kendi kişisel özgürlükleri olarak ifade ediyorlar ama aynı zamanda huni takmayan bireyleri de gruplarının arasına alıp huni takmaya ikna etmeye çalışıyorlar. Yani her hunisiz birey küçük bir huni grubunun devamlı markajında. Bazıları pes edip huni takmaya başlıyor bazıları da huni takmadığı için dışlanıyor ayrıca huni takanlar artmaya başladıkları için hunisizler rahatsız olmaya başlıyorlar bu durumdan, çünkü çevrelerindeki düzen değişmeye başlıyor. Universite üniversite olmaktan çıkıyor. Daha başka bir örnek verelim, bir şirketiniz olsun ve onun içindeki 10 kişinin devamlı başka bir şirketin menfaatlerine göre davrandıklarını keşfederseniz bu kişilerin işine son verip şirketinizden acilen atmaz mısınız? Şu anda YÖK’ün de yaptığı budur, Türban’ı içeri alamaz !

Cumhuriyet kadının bu modern çağda hala kapanmak, türban takmak meselesi olduğuna da inanmıyorum. Türban takan kadınların çoğu iş hayatının dışındalar, daha çok kocaları çalışıyor. İş hayatının içinde olanlar ise dinci siyasilerin yanında mahçup olmamak ve onların paylaştırdığı pastadan (ihaleler, partizanlık,vb) pay alabilmek için bu nesneyi taşıyorlar. Benzer şekilde erkekler de sakal bırakıyorlar. İstanbul’da dilenciler bile tesettür moduna geçtiler. İran’da kadınlar başlarını azıcık da olsa açabilmenin mücadelesini verirken bizde kapanmaya bu kadar gönüllü kadın olduğunu sanmıyorum, insanın doğasına da aykırı, islam dininde namaz kılmak,oruç tutmak,vb farzlar vardır ama (ibadet için örtünme vardır doğal olarak ama o da Türban değildir) Türban takmak farzdır diye bir şey yok, yani kimse devamlı Türban takmıyor diye dinden çıkmış olmaz. Yaşar Nuri Öztürk 23 Nisan’da TBMM’deki konuşmasında bu konuya şöyle değinmiş : “Dindarlık veya daha fazla dindarlık, insanlar arasında bir değer ölçüsü olunca demokrasiyi yaşatmak mümkün olmaktan çıkar. Çünkü dindarlık bir avantaj olduğunda, daha dindar görünme yarışı başlamakta, ehliyet ve üretkenliğin yerini ‘dindarlık gösterisi’ almaktadır. Bu gösteri, siyasal çıkarların gerektirdiği şartlara göre bazen söylemle, bazen kıyafetle, bazen de laikliğe saldırmakla sağlanır. Toplum bu yapay dindarlık alâmetlerine teslim olmaya zorlanır, olmayanların din dışı ilan edilmesine başlanır. Öyle bir yere gelinir ki, ülkenin bağımsızlığını tehdit eden emperyalist odaklarla işbirliği dindarlığa aykırı görülmez de falan veya filan kıyafeti giymemek dindarlıktan uzak kalmanın alâmeti sayılır.”

Dinci siyaset ile baş etmek gerçekten zor bir iştir. Çünkü adamlar halkın yanında kavramlarla çok kolay oynayarak ayağının altındaki halıyı çekmeye çalışırlar hep. Örneğin Laikliği kolaylıkla dinsizlik olarak ifade ederler. Din hassas bir konudur. Laiklik ve Cumhuriyet’in temeli olan konuların, Atatürk’ün devrimlerinin, ön gördüğü çağdaş uygarlık düzeyinin Milli Eğitim Bakanlığı kontrolünde çok iyi şekilde çocuklarımıza anlatılması lazımdır. İşin ironik yanı “Milli Eğitim Bakanlığı” da siyasi bir kurumdur. Siyasi kurumlar her zaman iktidarın siyaset anlayışından doğrudan etkilenirler. Çalışan kadroları liyakat esasıyla değil partizanlıkla değiştirilme tehdidi altındadır. Eğitim sisteminin yönetimi siyasetin güdümünden kurtarılıp YÖK gibi, Merkez Bankası gibi, TSK gibi kendi içinde özerk Anayasal güvencelere sahip “Milli Eğitim Kurumu” (MEK) kurulmalıdır. Eğitim işi gelip geçici hükümetlere bırakılamayacak kadar önemlidir ve devletin bunun için uzun vadeli bir politikası olmalıdır.

Mitingde yaşanan bir enstantane aklıma geldi. Öğlen vakti “Bulutsuzluk Özlemi” şarkılarını söylüyordu. O sırada ezan okundu ama şarkı söyleyenler 10bin wattlık kolonların arasında ezanı duymadılar, şarkı bitince ezan okunduğunu birisi söyledi. Bulutsuzluk Özlemi hemen bir açıklama yapıp özür diledi ve dedi ki : “Bu cami bizim, bu ezan bizim, bu Allah bizim !” evet bu değerler bizimdir ve özellikle dinci siyasilerin tekelinde değildir. Dinci siyasilerin Allah ile birey arasına girmelerine ihtiyacımız yok, toplum düzeninin bu siyasi güç aracılığıyla islam şeriatına (ya da ABD’nin dediği gibi ılımlı İslam’a) dayandırılması ilkelliğini de kabul etmek zorunda değiliz. Kimse Türkiye’yi geri götürmeye heveslenmesin. Dinci siyasilerin şöyle bir sloganları vardır “Hakimiyet kayıtsız şartsız Allah’ındır” derler. Bu Atatürk’ün “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” cümlesine bir karşıtlık içermek için ifade edilmştir. Şimdi bu cümleye yorum dahi yapsan ne yani Allah’ın “Hakim” olduğuna inanmıyor musun derler. Tamam herşeyin yaratıcısı tek hakim güç Allah’tır buna şüphe yok da peki senin din duygularını sömürerek bu hakimiyete ortak olma çaban nedir birader diye sormak yerinde olur sanırım. Orada Atatürk’ün dünya ile ilgili işlerin yönetiminde milleti egemen kıldığı ve siyasilerin sadece ona hesap vermesi gerektiği çok açık olduğu halde, “dinci siyasi” egemenlik erkini dünya dışına taşıyıp hesap verilebilirlikten de kurtulmaya çalışmaktadır. Hem dünya ile ilgili işlerle uğraşacaksın milleti, devleti yöneteceksin hem de ben hesabımı sadece Allah’a veririm diyeceksin, yerseniz!

Çağlayan buluşmasının diğer önemli mesajı Merkez Sağ ve Sol partilerin birleşmesi çağrısıdır. Bu partiler ya güç birliği yapacaklar ya da halk tarafından sandığa gömülecekler. 14 Nisan süreci dağınık partilere bir avans tanıdı bunu iyi değerlendirmeleri umulur. Şöyle bir saptama yapmak istiyorum, Batı demokrasilerinde siyasi yelpaze bizimki kadar bölünmüş değil, Liberal partiler, Muhafazakar partiler,Sosyalist partiler ve bazen Komünist partiler var. Bizde de benzer yelpaze var ama başka ilginçlikler de var, bizdeki gibi üç kişi birilerine küsüp parti kurmuyor o yüzden parti tabanları tutunabiliyor. Üstelik Batı’da Kilise şeriatını savunan bir parti yok, onlar kilise şeriatının yaşam nizamı olamayacağını 300 yıl önce halletmişler. Oysa bizde sanayi ötesi toplum düzeninin gelişmeye başladığı bu dünyada İslam şeriatını yaşam düzeni olarak (az ya da çok) getirmeyi (açık ya da gizli) savunan partiler var. Denilebilir ki onlarda da “Hristiyan Demokrat Parti” var. Evet, ama bu parti de klise şeriatını önermiyor yani kadınların rahibeler gibi kapanmasını istemiyor, bize oy vermeyenler dinsizdir demiyor, sadece daha muhafazakar o kadar.. Bizde ise İslam şeriatını topluma empoze etmeye çalışan etki alanına aldığı kurumları bu yönde dönüştürmeye çalışan partiler var. Dinci siyaset ustaları %30 oyla neredeyse ülkenin tüm kurumlarını ele geçirecekler. Dünyanın hiçbir ülkesinde buna izin verilemez. Demokrasinin aynı zamanda uzlaşmayı da gerektirdiğini unuttukları için Anayasa mahkemesinin Cumhurbaşkanlığı ilk turunu 367 sağlanmadığı için red kararı almasını şaşkınlıkla karşıladılar. Üstelik bunun “Demokrasiye sıkılmış bir kurşun” olduğunu söylediler. Madem o kadar demokratsın niçin uzlaşmıyorsun ya da önce seçime gidip ondan sonra Cumhurbaşkanı seçmiyorsun? Şimdi erken seçim süreci başladı, sürpriz bir gelişme olmazsa Cumhurbaşkanı yeni Meclis tarafından seçilecek.

Her ülkenin şartları kendine göredir. Dışarıdan bakanlar tarafından herşey gerçek anlamıyla kavranamaz. Üstelik bu dışarıdan bakanları ve fikir beyan edenleri objektif (tarafsız) kabul edersek çok büyük hata ederiz. AB/D ülkelerinin yaklaşımı Türk Silahlı Kuvvetleri’ni basit bir güvenlik gücüne indirgeme yönündedir. Onların tarihi gelişimiyle bizim bu vatanı yoktan var ediş sürecimiz çok farklıdır. TSK bağımsız Türkiye Cumhuriyet’inin kurulmasında ve Atatürk devrimlerinin kollanmasında, yerleşmesinde en önemli rolü oynayan kurumdur. Halkın gönlünde TSK’nın ayrı bir yeri vardır. AB/D ülkelerinin orduları eski sömürgelerden toplanan lejyoner gruplarından, fakir zencilerden oluşturulmuşlar ve parayla teknolojiyle, zorunluluklarla bir arada tutuldukları için TSK’nın manevi ruhunu anlayamazlar. Kendi vatandaşları bile soğuk bakar orduya. Onlar sadece sömürmek için bu ordularını kullanmışlar, vatanlarını korumak için Türk Ordusu gibi emperyalist güçlere karşı savunma yapmamışlardır. Özellikle ABD fakir, güçsüz ülkelerin insanlarını öldürüp onların doğal kaynaklarına el koymaktadır. Yoksulların kanı aktıkça Amerika’nın refahı yükselmektedir. Küreselleşmenin patronluğunu da ABD yapmaktadır. Dünya bu yoz kültürün istila tehlikesiyle karşı karşıyadır. Ana hedef tek pazar, tek kültürdür. Küresel sömürü ancak bu şekilde başarılı olabilir. Dünya ulusları içinde bu oyuna gelmeyip bilinçli davranan kendi inisiyatifini ortaya koyan ve kabul ettiren uluslar da vardır. Türkiye de böyle olmazsa sadece piyon olacaktır. Bu düzenin böyle gitmeyeceğini ABD’de biliyor o yüzden fırsat varken mümkün olduğunca enerji kaynağını ve stratejik noktayı ele geçirmeye çalışıyor. Projelerinden biri Büyük Ortadoğu Projesidir (BOP) . Amerika için Ortadoğu’da kendi çıkarlarını tehdit eden ülkelerin törpülenmelerinin kod adıdır. Buna Türkiye de dahildir.

TSK’nın 27-Nisan’da kamuoyu ile paylaştığı fikirlerini muhtıra diye değerlendirenler bile oldu! AB/D ülkeleri demokraside orduya laf düşermiymiş tarzında açıklamalar yaptılar. TSK basın açıklamasını burada veremeyeceğim ama en azından internet linkini vereyim oradan detayını okuyabilirsiniz : “http://www.tsk.mil.tr/bashalk/basac/2007/a08.htm” Bu açıklamanın neresi muhtıra? Güngör URAS Milliyet gazetesinde konuyu dört dörtlük açıklamış onun linki şöyle : “http://www.milliyet.com.tr/2007/05/02/yazar/uras.html” yazının başlığı "Ordunun derdi iktidar değil çağdaş Türkiye" şöyle devam ediyor :

"Ordunun “laik Türkiye” uyarısını doğru okumak istemeyenler, Ordunun açıklamasını "sakız gibi" istedikleri yöne çekmeye başladılar. Ordunun derdi "iktidar" değil, "çağdaş Türkiye". Ordu darbe yaparak bir generali veya bir sivili yönetimin başına getirme arayışında değil. Ordu, yönetimde söz sahibi olma arayışında değil. Türkiye'nin, laik, çağdaş ,demokratik çizginin dışına çıkarılmamasını istiyor. Gerçekçi olalım. Günümüzde Türkiye'yi laik ve çağdaş çizgide tutmak isteyenler ile Türkiye'de şeriat yönetimini hâkim kılmak isteyenler arasında bir mücadele var. Dini siyasete alet edenler geçen seçimlerde iktidara geldi. İktidar dönemlerinde,devlet yönetiminin köşe başlarına kendi kadrolarını oturttu. Ülkeyi bilime göre değil dini esaslara göre yönetme yolunda ciddi adımlar attı. Dini siyasete alet edenler dış ve iç sermaye gruplarını "piyasalar yolu ile" yemledi. Ülkenin güç gruplarından üniversiteleri, meslek kuruluşlarını, işçi örgütlerini,esnaf ve çiftçi örgütlerini pasifize etmek başarısını gösterdi"

“Hedef ordu. Laikliğin en güçlü destekçisi orduyu pasifize etmek için AB (Avrupa Birliği) kullanıldı. Dini siyasete alet edenlerin AB'den bekleyişleri "tam üyelik" değildir. AB'nin "demokrasi" sevdasını kalkan olarak kullanarak "Ordunun dini siyasete alet edenlere engel çıkarmasını önlemek"tir. Çünkü günümüzde Mustafa Kemal devrimleri sonucu oluşan laik ve çağdaş toplumu geriye götürmek isteyenleri engelleyebilecek tek güç ordudur. Dikkat buyurunuz: Dini siyasete alet edenler içeride sivil kesimi pasifize etti. Piyasacıların ve de dış güçlerin desteğini sağladı. - Piyasalar kaderlerini (pardon paracıklarını) dini siyasete alet edenlerin inşa ettikleri "düzen"e bağlamış durumda. Piyasalar ülkenin dini politikaya alet edenlerce yönetilip yönetilmemesine aldırış etmiyor. Piyasalar, ülkenin bilime göre değil şeriata göre yönetilmesini umursamıyor. Piyasalar için önemli olan yüksek kârlılığın devamıdır. İşte bu nedenle piyasacılar (sanki bu ülkede demokrasi varmışçasına) demokrasi havarisi kesilerek ve de ordunun mesajını bahane ederek iktidara hoş görünmek ve iktidarı desteklemek arayışına girmiştir.”

“Çağdaş Türkiye'yi istemiyorlar. AB çevreleri Türkiye'yi aralarına almak istemiyor. Onların arayışı Türkiye'nin ılımlı bir İslam ülkesi olması. Onlar ülkenin bilim yerine şeriatla yönetilmesine, yaşam tarzının geriye gitmesine aldırmıyor. Hatta bundan hoşlanıyor. Çünkü bu olduğunda Türkiye AB'ye üyelik iddiasından da vazgeçecek. İşte bu nedenle AB çevreleri dini siyasete alet edenlerden yana. Ordunun çağdaş ve laik Türkiye uyarısını bahane ederek orduyu pasifize etmek isteyenleri destekliyor. Avrupa ülkelerindeki gazetelerin radyoların TV kanallarının yorumları "ibret verici"dir. Bugüne kadar Türkiye'yi Avrupa'dan uzak tutmaya çalışanlar: "Ordunun laik ve çağdaş Türkiye arayışına dönük yarısının, Türkiye'yi AB'ye tam üyelik hedefinden uzaklaştırdığını" söylemeye başladı. Demek ki Türkiye AB'ye çağdaş bir ülke olduğu için tam üye olamıyor!.. Demek ki ordu sesini keser ve de Türk kadını başına türbanı, sırtına yerlere kadar sürünen rengârenk mantoyu geçirir, Türk çocukları bilim yerine din eğitimi görür ise, AB çevreleri Türkiye'nin tam üyelik yolunu açacak!..”

Çağlayan mitingini Çanakkale, Manisa, İzmir mitinglerinin izleyeceği belirtiliyor. Onların hangisine daha gidebilirim bilemiyorum ama bu coşkuyu en azından bir kere görmenizi öneririm. Dinci siyasetin etkisinde kalan ve piyasalardan kendisine sus payı verilenleri de Cumhuriyet değerlerini hatırlamaları için önümüzdeki mitinglere davet ediyorum.

ÖNCEKİ MAKALELER

SEÇME YAZILAR

TEKNOLOJİ

TAVSİYE SİTELER

Merak ettiğiniz sorgulamalar... En kapsamli Beşiktaş yaşam ve firma rehberi, 2008... İlk Kurşun İzmir'de Ocak 2006'dan beri aylık yayımlanan Atatürkçü gazetedir